Dün akşam Kocaeli Derince Gösteri Merkezi’nde Salih Bademci’nin tek kişilik oyunu “Sesler”i izleme fırsatı buldum. Salih Bey’in oyunculuğunu çok beğensem de, bu kez beğenimden çok oyunun ismi ve konusu etkiledi beni. Çünkü “Sesler”, herkesin kendinden farklı bir şey bulacağı, farklı yorumlayacağı bir oyun konusu.

Oyun, izleyiciyi seslerin hafıza, duygu ve kişisel tarihimiz üzerindeki etkisini keşfeden, hikâye anlatıcılığı odaklı bir yolculuğa çıkarıyor. Babasının verdiği bir kasetçalarla seslere ilgisi olan çocuğu oynuyor Salih Bey. Eğitim hayatında bu ilgisini kullanabileceği birçok farklı alanla karşılaşıyor. Ta ki sosyoloji öğretmeni “İstanbul’un sesini bulur musun?” deyince, oyun sadece bir anlatı olmaktan çıkıp, farklı olayların hafızamıza nasıl seslerle var olabileceğini gösteren çok duygusal bir projeye dönüşüyor.

Beni en çok etkileyen şey şu oldu: Biz anılarımızı fotoğraflarla, videolarla kayıt altına aldığımızı zannederken, aslında sadece belli bir anın sesini duymak, o anı yeniden canlandırmaya yetiyor. Arnavut kaldırımında ilerleyen bir kadının topuk sesi, martıların çığlığı, vapurun düdüğü… Bunlar sadece İstanbul’u anlatmıyor, o anın bütün duygusunu, havasını birden getiriyor.

23-24 yaşındaki Ezgi olsa, muhtemelen oyunun İstanbul’un heyecanlı sokaklarındaki o seslerine, o canlılığına daha çok kapılırdı. Ama şimdi aynı sesleri dinlerken, onları anlamlandırmak beni daha çok üzdü. Her zaman mesleğim gereği hastalarımla empati kurmaya çalışıyorum. Özellikle çok ileri derecede işitme kaybı olan ya da işitme engelli arkadaşlarım olduğu için, oyun boyunca şunu düşündüm: Onlar bu sesleri hiç yaşayamıyorlar. Arnavut kaldırımının tıkırtısını, martıyı, vapuru, o kalabalığın uğultusunu duyamıyorlar. Ne kadar mesleğim içinde şahit olduğumuz olaylar çok fazla olsa da, gerçekten hayal gücümüzün ve farkındalıklarımızın ötesinde tecrübeler yaşadığımızı düşünüyorum.

Ama oyunun genel kanısında beni çok heyecanlandıran bir nokta daha oldu. Hepimiz bir yere gittiğimizde, o an hafızamızda kalsın diye fotoğraflar çekeriz, videolar kaydederiz. Orayı hatırlamak için görsele dayalı imgeler saklarız. Ama üst üste binmiş seslerin insanda uyandırdığı duygu, bunların anlatılmasıyla bir başka güzel. Sanki görüntüler eksik kalıyor, sesler tamamlıyor. Salih Bey’in de bahsettiği gibi, bu yönüyle oyun sosyolojik açıdan çok güzel bir proje.

“Sesler”, oyunun ötesinde, yoluna düşen, denk gelen herkesin izlemesi gereken bir çalışma. Çünkü herkes kendinden bir parça buluyor. Kimi için çocukluk, kimi için İstanbul, kimi için sevdiği birinin kayıbı, kimi için umut…

Ben de bir gün, sadece fotoğraf çekmekle kalmayıp, gittiğim yerlerin seslerini de kaydetmeye çalışacağım. Çünkü hatırlamak için görmek yetmiyormuş meğer. Bazen kulakların duyduğu, gözlerin gördüğünden daha uzun kalıyor hafızada.